İnsan hayatı boyunca kapılar arar. Açık olanları, kapalı olanları, kilitli olanları…
Hatta bazen, hiç var olmayan kapıların önünde bekler. Çünkü ona öğretilen şudur: Her geçişin bir kapısı vardır.
Oysa hayat, insanın sandığı kadar somut değildir. Her şey elle tutulur, gözle görülür değildir. Ve belki de en büyük yanılgımız tam olarak burada başlar: Görmediğimizi yok saymakta.
Çünkü bazı kapılar gerçekten yoktur. Onlar yapılmaz. Onlar çizilmez. Onlar sana sunulmaz.
Onlar… oluşur.
Ama ne zaman?
İnsan, alıştığı bakıştan vazgeçtiğinde. Ezberlediği anlamları bıraktığında.Ve en önemlisi…kendine söylediği o eski hikâyeyi susturduğunda.
Çünkü insan çoğu zaman gerçeği aramaz. Kendi bildiğini doğrulayacak bir işaret arar. Bakışı bu yüzden sınırlıdır. Gördüğü şey dünya değil, kendi zihninin yankısıdır.
Ve bu yüzden geçitler kaybolur.
Oysa hayat, kapıları saklamaz. İnsan, onları göremeyecek kadar doludur.
Bir an gelir…Hiçbir şey değişmemiş gibi görünür. Aynı sokak, aynı insanlar, aynı hayat. Ama bir şey olur.İçinde.
Bir cümle yer değiştirir belki. Bir anlam çözülür. Bir yük düşer omuzlarından.Ve sen, ilk defa gerçekten bakarsın.
İşte o an…
Daha önce önünden defalarca geçtiğin bir yol sana başka görünür. Bir insanın sesi başka bir yere dokunur. Bir ihtimal, ilk kez ihtimal olur.
Ve sen şaşırırsın:
“Bu hep burada mıydı?”
Evet.
Ama sen orada değildin.
Çünkü bazı kapılar dışarıda açılmaz.İçeride açılır. Ve sen açıldığında, dünya da açılır.
İşte bu yüzden bazı geçitler görünmez.Çünkü onlar, gözle değil…fark edişle var olur.
Bülent Susam