Papatya

Bir zamanlar küçük bir köyün kıyısında, rüzgârın hiç susmadığı bir çayır vardı. Bu çayırda binlerce çiçek yaşardı ama içlerinden biri diğerlerinden farklıydı: adı Papatya’ydı.

Papatya, sabah güneş doğduğunda gözlerini açar, akşam olunca yapraklarını yavaşça kapatırdı. Diğer çiçekler renkleriyle övünürken—kırmızılar, morlar, sarılar—Papatya hep sessizdi. Onun tek rengi beyazdı.Ama içinde kimsenin göremediği bir dünya taşırdı.

Bir gün çayıra küçük bir çocuk geldi. Yalnızdı. Sessizce yere oturdu, dizlerini kucakladı. Gözleri uzaklara bakıyordu ama aslında hiçbir yeri görmüyordu. İçinde kırgınlıklar vardı.

Çayırdaki çiçekler rüzgârla sallanıp dikkat çekmeye çalıştı ama çocuk onlara bakmadı. Sanki hiçbir şey onu etkileyemiyordu.

Tam o sırada Papatya hafifçe rüzgârla eğildi ve çocuğun yanına kadar yaklaştı. Sessizdi, acele etmedi, kendini göstermeye çalışmadı. Sadece oradaydı.

Çocuk onu fark etti. Eğildi, Papatya’ya baktı. Bir an için dünyadaki tüm gürültü sustu.

Eliyle bir yaprağını kopardı… ve fısıldadı:

“Seviyor… sevmiyor…”

Her kopardığı yaprakta içindeki belirsizlik biraz daha azaldı. Ama son yaprağa geldiğinde durdu. Çünkü Papatya artık sadece bir çiçek değil, onun sorusunun cevabı olmuştu.

Çocuk o gün şunu öğrendi: Bazen cevaplar çiçeklerin yapraklarında değil, insanın kendi kalbindeydi.

Ve Papatya o günden sonra çayıra bakan herkesin içindeki en sessiz duyguları anlatan bir çiçek olarak kaldı.

Derya YAĞMUR

Daha Fazlası

İLLÂ