Bazı salıncaklar kırıldığı için değil, artık üzerinde çocuklar sallanmadığı için
hüzünlüdür.
Mahallenin sonunda, iki yaşlı ağacın arasında bir salıncak vardı.
Çocukken ona “gökyüzü” derdik.
Çünkü ne zaman ona binsek, ayaklarımız yerden kesilir ve dünya birkaç saniyeliğine
küçülürdü. Evler küçülür, sokaklar küçülür, büyüklerin bağırışları uzaklaşır, hatta
akşam olup eve gitme korkusu bile biraz olsun unutulurdu.
Bizim için salıncak yalnızca sallanmak değildi.
Özgürlüktü.
Beklemekti.
Düşmekti.
Yeniden kalkmaktı.
Ve en önemlisi, birlikte büyümekti.
O zamanlar çocukların ellerinde telefon yoktu belki ama birbirlerinin elleri vardı.
Birimiz düşerse diğeri kaldırırdı.
Birimiz ağlarsa diğerimiz sustururdu.
Birimiz evine çağrılırsa hepimiz onunla birlikte biraz daha kalabilmek için
annelerimize yalvarırdık.
Çocukluk böyle bir şeydi işte.
Mutluluk için pahalı oyuncaklara ihtiyacımız yoktu.
Bir taş parçası kale olurdu.
Bir karton kutu ev.
Bir sopa at.
Bir battaniye çadır.
Bir salıncak ise koca bir dünya…
Yıllar geçti.
Çocukluk geçti.
Biz büyüdük.
Mahalle değişti.
İnsanlar değişti.
Sonra bir gün aynı sokağa geri döndüm.
Salıncak hâlâ oradaydı.
Ama kırılmıştı.
Bir zinciri kopmuş, tahtası yana devrilmişti. Üzerine yağmur yağmış, güneş vurmuş,
yıllar sessizce üzerinden geçmişti.
Yaklaştım.
Elimi tahtanın üzerine koydum.
Ve nedense içim acıdı.
Çünkü o an karşımdaki şeyin bir salıncak olmadığını fark ettim.
O, bizim çocukluğumuzdu.
Ama asıl acıtan salıncağın kırılmış olması değildi.
Çocukların artık ona ihtiyaç duymuyor olmasıydı.
Sokağın diğer tarafında birkaç çocuk vardı.
Hepsinin elinde telefon.
Yan yana oturuyorlardı ama birbirleriyle konuşmuyorlardı.
Aynı oyunun içinde değil, aynı ekranın içindeydiler.
Birbirlerine bakmadan gülüyorlardı.
Ben o manzaraya bakarken içimden bir soru geçti:
Çocuklarımız gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece yaş alıyorlar mı?
Çünkü bugün çocukların odalarında yüzlerce oyuncak var.
Ama sokaklarda daha az çocuk sesi duyuyoruz.
Onlara dünyanın bütün renklerini gösteriyoruz.
Ama bazen gökyüzüne bakmayı unutturuyoruz.
Her şeyi hızla tüketmelerini öğretiyoruz.
Bir oyuncağı sıkılınca bırakıyorlar.
Bir videoyu beğenmezlerse geçiyorlar.
Bir oyunda kaybedince yenisini açıyorlar.
Oysa çocukluk biraz da sıkılmayı bilmektir.
Bir taşla yarım saat oynamaktır.
Bir karıncayı izlemektir.
Yağmurun altında ıslanmaktır.
Bir arkadaşının kapısını çalıp “Çıkıyor musun?” diye sormaktır.
Ve bazen hiçbir şey yapmadan öylece oturmaktır.
Belki de modern dünyanın çocuklardan ilk aldığı şey budur:
Sıkılma hakkı.
Oysa sıkılmak, hayal gücünün kapısıdır.
Çocuk boş kaldığında oyun icat eder.
Kendi dünyasını kurar.
Kendisiyle konuşur.
Bir sopayı kılıç yapar.
Bir sandalyeyi araba.
Bir yastığı arkadaş.
Bizim çocukluğumuzda dünya hazır değildi.
Biz dünyayı kendimiz kurardık.
Şimdi ise dünya çocukların avuçlarının içine hazır geliyor.
Salıncağın başında dururken yaşlı bir adam yanıma geldi.
“Çocukken çok binerdiniz buraya,” dedi.
Gülümsedim.
“Hatırlıyor musun?” diye sordum.
“Unutur muyum?” dedi.
Sonra salıncağa baktı.
“Şimdi çocuklar buraya gelmiyor.”
Bir süre sustuk.
Ardından cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
Salıncağın yanındaki paslanmış demiri gösterdi.
“Tamir edeceğim,” dedi.
“Çocuklar artık binmiyor ki,” dedim.
Adam bana baktı.
“Belki de tamir edilmesi gereken salıncak değildir.”
Şaşırdım.
“Ne demek istiyorsun?”
Omuzlarını silkti.
“Çocukların yeniden dışarı çıkmasını bekliyoruz. Ama belki önce biz onların elinden
telefonlarını değil, yalnızlıklarını almalıyız.”
O cümle içimde kaldı.
Çünkü bazen bir insanın söylediği küçücük bir cümle, yıllarca düşündüğün şeyleri
yerinden oynatır.
Adam anahtarı çevirdi.
Demir gıcırdadı.
Salıncağı kaldırdı.
Tahtayı yerine yerleştirdi.
Sonra bana dönüp:
“Bir gün bir çocuk gelir,” dedi.
“Hazır olsun.”
O gün eve dönerken uzun uzun düşündüm.
Belki mesele teknoloji değildi.
Belki mesele bizim çocuklara teknoloji verirken onlara zaman vermeyi unutmuş
olmamızdı.
Belki sorun telefon değildi.
Belki sorun, çocuğun “Benimle oynar mısın?” dediğinde ona ayıracak sabrımızın
kalmamasıydı.
Çünkü çocukların en çok ihtiyacı olan şey pahalı oyuncaklar değil.
Bir yetişkinin diz çöküp onun göz hizasına gelmesi.
Onu gerçekten dinlemesi.
Birlikte gülmesi.
Birlikte düşmesi.
Birlikte yeniden başlaması…
Çocukluk, çocuğun yalnızca büyüdüğü dönem değildir.
Çocukluk, insanın bütün hayatına taşıdığı ilk duyguların evidir.
Bir çocuk sevildiğini hissederse, dünyaya biraz daha güvenerek büyür.
Dinlendiğini hissederse, konuşmaktan korkmaz.
Oyun oynarsa, hayal kurmayı öğrenir.
Hata yapmasına izin verilirse, düşmekten korkmaz.
Ve belki de en önemlisi…
Bir çocuk kendisine zaman ayrıldığını bilirse, kendisinin değerli olduğunu öğrenir.
Ertesi gün yine o sokağa gittim.
Salıncak yerindeydi.
Bu kez üzerinde küçük bir kız çocuğu vardı.
Ayaklarını ileri doğru uzatıyor, kahkahalarla sallanıyordu.
Annesi biraz uzakta oturmuş onu izliyordu.
Kız her yükseldiğinde bağırıyordu:
“Daha yükseeeek!”
Annesi gülüyordu.
Ben de gülümsedim.
Çünkü o an yıllar önceki kendimi gördüm.
Aynı heyecan.
Aynı kahkaha.
Aynı gökyüzü.
Salıncak artık kırık değildi.
Belki de hiçbir zaman gerçekten kırılmamıştı.
Sadece uzun süre kimsenin çocukluğuna dokunmasını beklemişti.
Ve o gün anladım:
Bir çocuğu büyütmek, ona yalnızca geleceği hazırlamak değildir.
Bazen onun bugününü korumaktır.
Çünkü çocukluk geri gelmiyor.
Bir kez geçiyor.
Bir kez o salıncağın üzerinden gökyüzüne bakıyorsun.
Bir kez annenin sesini duyuyorsun.
Bir kez dizlerini kanatıp yeniden koşuyorsun.
Sonra büyüyorsun.
Ve yıllar sonra bir salıncağın karşısında durup, aslında neyi özlediğini anlamaya
çalışıyorsun.
İnsan çocukluğunu özlüyor sanıyor.
Oysa belki de özlediği şey;
hayata henüz kırılmadan baktığı hâli.
Bu yüzden çocuklarımızın salıncaklarını kırılmadan önce onaralım.
Sokaklarını yeniden çocuk sesleriyle dolduralım.
Onlara biraz daha zaman verelim.
Biraz daha oyun…
Biraz daha gökyüzü…
Biraz daha dizlerinde yara…
Biraz daha kahkaha…
Çünkü bir gün onlar da büyüyecek.
Ve biz, onların çocukluğunda bıraktığımız izlerle hatırlanacağız.
Belki bir gün onlar da eski bir sokağın köşesinde duracak.
Paslanmış bir salıncağa dokunacak.
Gözlerini kapatacak.
Ve kendi çocukluklarını hatırlayacaklar.
İşte o zaman, bizim onlara bıraktığımız en büyük mirasın ne para ne ev ne de eşya
olduğunu anlayacaklar.
Hatırlamaya değer bir çocukluk olduğunu anlayacaklar.
Ve belki o gün, kırık bir salıncak artık yalnızca geçmişin değil;
yeniden başlayabilmenin sembolü olacak.
Derya YAĞMUR