Kendine Açılmayan Kapı

İnsan çoğu zaman kapatıldığını sanır. Oysa asıl mesele kapatılmak değil, açılmamaktır. Açılmaya cesaret edememektir. Duvarları suçlamak kolaydır; kilidi, anahtarı, bekçiyi… Fakat insanın en sağlam kapısı kendi içinde durur. Ve o kapı, başkasının değil, insanın kendi eliyle kapanır.

Kalabalığa karışmak güvenlidir. Başkasının cümlesini tekrar etmek, başkasının öfkesini ödünç almak, başkasının doğrularına yaslanmak… Böylece insan sorumluluktan sıyrıldığını zanneder. Oysa her ödünç söz, ruhun üzerine bırakılmış görünmez bir ağırlıktır. Zamanla insan eğilir; ama neyin altında kaldığını hatırlamaz.

Zincir her zaman demirden yapılmaz. Bazen bir alışkanlık kadar yumuşaktır. Bazen “idare eder” cümlesi kadar sıradan. Bazen de “böyle gelmiş” diyerek geçiştirilen korkular kadar sessiz. İnsan en çok, kabullendiği şeylerin içinde kaybolur. Çünkü alıştığı bağları çözmeye gerek duymaz.

İçeriden yükselen bir ses vardır aslında. Daha berrak, daha dürüst, daha cesur bir ses… Fakat o ses rahatsız eder. Konforu bozar, dengeleri değiştirir, yalnızlığı hatırlatır. İnsan o sesi susturduğunda huzur bulduğunu sanır; oysa sadece ertelemiştir. Kendini ertelemiştir.

Bir gün aynaya bakıldığında görülen yüz, başkalarının beklentileriyle örülmüş bir maskeye dönüşür. O an anlaşılır ki mesele dışarıdaki engeller değildir. Mesele, insanın kendi hakikatine ne kadar yaklaşabildiğidir. Yaklaşmak bedel ister. Ama yaklaşmadan yaşamak da yavaş yavaş eksilmek demektir.

Geniş alanlar, yüksek sesler, büyük meydanlar… Hepsi geçicidir. Asıl genişlik, insanın kendi içindeki korkuya rağmen ayakta durabilmesidir. Yanlış yapmayı göze alarak doğruyu arayabilmesidir. Alkışa ihtiyaç duymadan susabilmesidir.

İnsan, kapıları kırdığında değil; bahanesini bıraktığında büyür.

Bülent Susam

Daha Fazlası

Bedenin ve Ruhun Dengesi

Kıyam

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir