Home / Edebiyat / Yaşam Çıkmazı

Yaşam Çıkmazı

Fırat, intihar etmeden önce yazması gereken mektup için masanın üzerine bir kağıt çıkarmış, elinde siyah tükenmez kalemi, öylece bakıyordu. O kadar anlamsız hissediyordu ki; kağıda yazacak hiçbir şey bulamıyordu.


“Kalmakla gitmek arasında bir fark göremediğim için…” yazsa yalan olacak. Kalmak alabildiğine anlamsızdı. Sınırlarınızı başkalarının belirlediği bir dünyada, ölüm kendiliğinden gelene kadar oyalanıp durmak demekti. Oysa o, artık yaşayamazdı.

İnsan ne için yaşar?

Tolstoy, bu soruyu “İnsan Neyle Yaşar?” kitabında cevaplamış. Dünyada fazlaca toprağa sahip olmak için koşturan Pahom; en sonunda yalnızca bir metre seksen santimlik bir toprak parçasına sahip oluyor ve buraya gömülüyordu. Tüm koşturmacası ölüme doğruydu. Nihayetinde insan ölmek için doğuyor, ölmek için yaşıyor ve aslında nereye yürürse yürüsün günbegün kaçınılmaz bir şekilde ölüme yürüyordu. Sonu peşinen belli olan bir oyunu oynamak ve sürdürmek ise başlı başına bir aymazlıktı. Yaşamın ne olduğunu bilenlerin, bilmeyenleri buraya getirmeye ve bu yaşam çıkmazına hapsetmeye hakları yoktu.

Fırat, bazı şeylere artık kesinlikle tahammül edebileceğini zannetmiyordu. Artık duyguları yoktu ve anlamsızlıktan başka bir şey hissetmiyordu. Robotlaşmış birisi olarak hayatına devam edemezdi.

Peki, nasıl gelmişti bu noktaya? O da belki kendisine benzeyen binlercesi gibi çocuksu bir inanç ve mukavemetle dünyayı değiştirebileceğine inanmış; ama işin sonunda çok sert bir duvara toslamıştı. Aslında bunun mümkün olamayacağını anlamıştı. Dünya bir kasaydı ve insanlar da o kasanın içindeki meyvelerdi. Bu meyvelerden biri çürüdüğü vakit son hızla diğerlerini de çürütüyordu. Nitekim sağlam meyvelerin çürük meyveyi iyileştirmek gibi bir meziyetleri yoktu. Her şeye rağmen buna cüret etseler de; gerçekte bu çabaları boştu.

Anlamıştı bunu.


Yıllarca her sabah aynı kuruma gidip hak ettiğinin epeyce altında bir maaş almayı, sahte insanların gülümsemelerine aynı sahtelikte bir gülümseme ile karşılık vermeyi, iyi niyetle yaklaştığı hoyrat kimselerce itilip kakılmayı ve aşağılanmayı, akşam eve gelip de ertesi gün gözlerini yine aynı döngüye açmak üzere kapatmayı istemiyordu.

Bu hayat oyunu midesini bulandırıyordu ve buna boyun eğmekten nefret ediyordu. Hafta sonları balığa gitme, yazları tatile gitme, ev ya da araba alma gibi alışılagelmiş hayalleri yoktu. Evlenmek de sıradandı. Zaten bunlara sahip olanlar da mutlu değillerdi. Her nedense insanlar çevrelerindeki insanlara mutluluk pozları kesmek için yaşıyorlardı. Bu çok garipti. Sanırım bu başkalarına söylediğimiz yalanlara, kendimizi de inandırıyor olmamızdan kaynaklanıyordu.

Durum çok sıkışıktı tıklayın ve ne yaparsa yapsın içinden çıkılabilir değildi. Bu anlamsız hayata daha fazla tahammül etmek, zaten anlamsız olan bir şeyin, bir de negatif yönlerini yüklenmek istemiyordu. Bu zamana kadar mutlu olmamış mıydı? Elbette olmuştu. Fakat o zamanlar toyluğun verdiği bir zan içerisinde yaşıyordu.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” kitabında sözüne ettiği gibi “Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulede şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.” dediği zamana kadar yaşadığı türden bir zandı bu…

Ama artık hayatta hayalinde canlandırarak arzulayacağı hiçbir şeyin hakikatte kendisini tatmin edecek güzellikte olamayacağını biliyordu. Bu saatten sonra neye sahip olursa olsun, neyi başarırsa başarsın mutlu olabileceğini sanmıyordu.

O halde mecburen gidecekti. Fakat ne yazacaktı? İnsanlar muhtemelen “Vah vah dünyanın çilesini çekememiş, ahiretine yazık etmiş!” diyeceklerdi. Başka intihar haberlerinin altında okuduğu her şeyi kendisi için de söyleyeceklerdi. Kendi kafalarından, kendi deneyimlerinden, kendi zihniyetlerinden ve yaşam tarzlarından ötesini görmek yetisinden uzak, nice kimselerin ağzına sakız olacaktı.

Aralarından kendisine hak verenler de çıkacaktı. Hayatın anlamsız olduğunu ve yaşamaya değmeyeceğini fark etmiş tek kişi kendisi olamazdı elbette ki. Ama işte düşününce intiharı bile sıradan bir şekilde gerçekleşecekti. Sıradan olmamak, varoluşun kısıtlılığına tabii olmamak için; olmayışın, hiçliğin sonsuzluğunda olmaktan başka çare yoktu. Ne için annesi ve babası üreyerek kendisini hiçliğin huzurundan alıp buraya getirmişlerdi ki sanki?

Cevap basitti. Toplumsal düzene ayak uydurmuşlar ve çocuk sahibi olup olmamayı sorgulamamışlardı. Fırat, onlar hayatın akışına uyarken ortaya çıkan bir tesadüften başka bir şey değildi. Üzerine uzun uzun düşünülmemişti.

Ah!

İçinden derin bir “Ah!” çekti.

Önce kağıdın sağ üst köşesine bir tarih attı.

Sonra da ağır ağır bir şeyler karalamaya başladı.

21.07. 2024

Yukarıya attığım tarih gösteriyor ki; yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini doldurmamıza az bir zaman kala intihar etmeye karar veriyorum. Bugünlerde dünya hiç de güzel bir yer değil. Günbegün gelişeceğimize iyiden iyiye…

Ah! Durunuz lütfen. Doğru tabir bu olsa bile, ben kendi orijinalliğimi katarak beterinden beterine doğru kötüleşiyoruz demek istiyorum. Sorunların ardı arkası kesilmiyor.

Yaşadığımız devirde arzu edilen sevgiye, saygıya, güvene bir türlü ulaşılamıyor. Sürekli derinden bir “Ah!” çekerken buluyorum kendimi. Ömür geçiyor, yaşam geçiyor, yaşım geçiyor ve hatta içim geçiyor da bu “Ah!” çekmelerim bir türlü geçmiyor.

Öyle çok “Ah!” çekme sebebim var ki; anlatamam. Ancak yoruldum. Ben sürekli bir “Oh!” çekme ümidiyle yaşarken, bir türlü ardı arkası kesilmeyen bu ahlardan artık çok yoruldum. Ve artık onlara boyun eğmek yerine, ölüme boyun eğmeyi tercih ediyorum.

Bunları yazmıştı. Mektubu şöyle birkaç kez gözden geçirince bunun ne kadar acayip bir intihar mektubu olduğunu düşünmekten kendisini alamadı. Gerçi aslında bunun da kendisi için bir anlamı yoktu. Ama işte derinlerinde bir yerlerinde ölüme karşı olan cesaretsizliği yüzünden oyalanacak bahaneler yaratarak zaman kazanıyordu. Sonunda ne kalabiliyor ne de gidebiliyordu.

İçgüdüsel formlarla sürdürülebilirliği desteklenmiş bu yaşam çıkmazının ızdırabı gerçekten de çok fenaydı. Kağıdı ve kalemi alıp çekmeceye kaldırdı. Aynı çekmeceden bir uyku hapı alıp yatağına uzandı. Yarın pazardı ve kendisine bu hapishanede fazladan biraz daha zaman tanıyacaktı. Belki de yarın yazacak daha iyi bir şeyler bulacaktı. Yarım saat geçmeden uykuya daldı.

Yazar: Gamze Gökçe

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir