Zamana kocaman bir gülümse bıraksak eksilir miydik yaşamdan?
Dünü özleyen kaç kişi vardı belki aramızda; düne dönüp bugünün yoksunluğundan, vedalarından, karanlığından kaçmak isteyen kim bilir kaç kişi…
Bundan yıllar sonra şikâyet ettiğimiz bugünümüzü ne kadar özleriz sizce?
Sosyolojik çürüme, teknolojinin korkutucu gelişimi, siyasi kaygılar, ekonomik dengesizlik… Bugünün içine dâhil olan tüm bu konular mı kalırdı aklımızda yalnızca, yoksa kaçırdığımız trenin, başka ihtimallerin “acabalarına” mı yas tutardık?
Bugün de yarının nostaljisi olduğunda, yaşanan tüm bu hayatın içindeki eskiler olarak mı kalacağız? Ne dersiniz?
Belki de gramofonda çalan o plak, analog bir fotoğraf, eski bir masa saatinin son şahitleri olarak bizi asla anlamayacak ve bizim de asla anlayamadığımız bir çağın en eskisi olacağız. Her şeyin daha da kolaylaştığı bir çağın yabancısı, bugün bile yoksunluğunu çektiğimiz duygusuzluğun son varisleri olarak sıkışacağız; doğup öğrendiğimiz ama artık hiçbir fikrimiz olmayan bu hayata. Belki de hayatımızın en acı çektiğimiz dönemi olacak; dijitalleşen insanların, dijitale sonradan dokunmuş bir nesille temassızlığı.
Bugün bizden hiçbir şey talep etmedikleri için güzel olan ne varsa, “doğal ve akışında” olanı yarın özler miyiz dersiniz? Bir yarın varsa şayet…
Anların ve anların içerisinde açılan o kapıların “hangisini seçmeliydik” diye aklımız hep o seçmediğimiz kapıda kalacak, değil mi? Başka bir ihtimalde var olma sancısı vuracak içimize. En çok neye pişmanlık duyarız acaba bundan elli yıl sonra, hiç düşündünüz mü?
Bir şarkının, bir şiirin hâlâ insan eli değen ve hâlâ insan emeğiyle var olan icraatlerin olduğu zamanları mı anarız en çok?
Bir cümlenin aceleyle değil, içten içe demlenerek kurulduğu günleri…
Bir bakışın “görüldüm” demeye yettiği anları…
Mesela “sevişmek”, bundan elli yıl öncesi gibi birbirini seven insanlar için kullanılan çoğul bir kelime olarak kalır mı? Bugün birkaç kişi var da hâlâ kullanabilen.
Belki de en çok yavaşlığı özleriz.
Her şeyin yetişmesi gerekmediği, her şeyin cevaplanmak zorunda olmadığı o eski zaman hissini.
Susmanın ayıp sayılmadığı, beklemenin sabırla karıştırılmadığı, yalnızlığın eksiklik değil seçim olduğu günleri.
İnsan olmanın bu kadar anlatılmak zorunda kalmadığı bir çağ vardı. Acının filtreye, sevincin bildirime dönüşmediği… Bir hatıranın “yükleniyor” yazısı olmadan, sadece kalpte saklandığı.
Ve belki elli yıl sonra dönüp baktığımızda,“En büyük pişmanlığımız neydi?” diye sorulduğundaşunu fark ederiz:Biz en çok orada kalamadığımız için pişman olduk.
Bir anın içinde gerçekten duramadığımız,
bir duyguyu aceleyle tükettiğimiz,
bir insanı dinlerken zihnimiz başka yerlere kaçtığı için.
Zaman bizden eksiltmedi aslında; biz, zamana kendimizi eksik verdik.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum; bugün dediğimiz şey, yarının kırılgan hatırası. Ve biz, farkında olmadan, bir çağın son cümlesini yazan kalemleriz.
Mürekkebi insan,
yükü duygu,
hızı yavaş…
Elimizdeki tek lüks bu belki de:
Zamana kocaman bir gülümse bırakmak
ve eksilmeden
insan kalabilmek.
—-Şebnem Elmacı Fırat