Ölüm ile yaşam arasında ince bir çizgi vardır; gözle görülmeyen ama insanın her nefesinde hissedebileceği kadar gerçek bir çizgi. Bu çizgi, bir başlangıçla bir sonun birbirine değdiği, zamanın kendi içine kıvrıldığı sessiz bir eşiği andırır. İnsan çoğu zaman yaşamı güçlü, kalıcı ve sonsuz sanır; oysa yaşam, kırılganlığıyla var olur. Ölüm ise çoğu zaman uzak bir ihtimal gibi görünürken, aslında yaşamın içinde sessizce dolaşır.
Yaşam, yalnızca nefes almak değildir; hatırlamak, hissetmek, kaybetmek ve yeniden kalkabilmektir. Bir çocuğun kahkahasında, bir annenin endişeli bakışında, bir sabah ışığının perdeye düşüşünde gizlidir. Ama aynı yaşam, bir anda kesilen bir cümle gibi de kırılabilir. İnsan, en çok da bu kırılganlıkla yüzleştiğinde varlığını sorgular.
Ölüm ise çoğu anlatıda bir son gibi sunulur. Oysa belki de sadece bir dönüşüm, bilmediğimiz bir yere açılan kapıdır. İnsan zihni, bilinmeyeni anlamlandırmakta zorlandığı için ölümü bir yok oluş olarak tanımlar. Fakat doğada hiçbir şey tamamen yok olmaz; bir yaprak toprağa karışır, bir damla su buhar olur, bir beden ise sessizliğe. Belki de ölüm, yaşamın başka bir formda devam etmesidir.
İnsan, bu iki gerçeklik arasında yaşar: bir yanda var olma isteği, diğer yanda yok olma ihtimali. Bu gerilim, insanı hem derinleştirir hem de olgunlaştırır. Çünkü yaşamın değerini, onu kaybetme ihtimali öğretir. Sevmek bu yüzden bu kadar güçlüdür; çünkü sonlu bir dünyada, sonsuz gibi hissettiren tek şeydir.
Belki de asıl mesele ölüm ve yaşamı birbirinden ayırmak değil, onları aynı bütünün iki yüzü olarak görebilmektir. Çünkü insan, yaşarken ölümü, ölürken de yaşamın izlerini taşır. Ve o ince çizgi, aslında bir ayrım değil; varoluşun kendisidir.
Derya YAĞMUR