İnsan hafızasının bir fotoğraf makinesi olduğunu sanırız.
Yaşarız.
Beynimiz kaydeder.
Sonra yıllar sonra o anıyı çıkarıp yeniden izleriz.
Ne kadar güzel olurdu, değil mi?
Fakat bilim bize hafızanın bundan çok daha tuhaf olduğunu söylüyor.
Biz geçmişimizi bir arşivden çıkarmıyoruz.
Her hatırladığımızda onu yeniden kuruyoruz.
Bir anıyı düşündüğümüzde beynimiz yalnızca geçmişte yaşananları çağırmıyor; o
anıya bugün sahip olduğumuz bilgiler, duygular ve düşünceler de karışabiliyor.
Yani çocukluğumuzda yaşadığımız bir olayın bugünkü hâli, çocukken yaşadığımız
hâliyle aynı olmayabilir.
Belki de geçmiş sandığımız kadar sabit değildir.
Bir anıyı yıllar sonra yeniden hatırladığımızda, aslında geçmişin üzerine bugünden
küçük bir parça daha ekliyoruz.
Bu yüzden aynı olayı yaşayan iki insan, yıllar sonra birbirinden tamamen farklı şeyler
anlatabilir.
Biri yağmuru hatırlar.
Diğeri o gün söylenen bir cümleyi.
Biri kendisini çok mutlu hatırlar.
Diğeri aynı günü hayatının en zor günü olarak hatırlar.
Peki hangisi doğrudur?
Belki ikisi de.
Çünkü hafıza yalnızca olanı değil, bizim için anlamlı olanı saklıyor.
Bir çocuğun yıllar sonra hatırladığı küçücük bir ayrıntı, yetişkinlerin hiç önemsemediği
bir şey olabilir.

Bir annenin mutfakta söylediği sıradan bir cümle…
Bir babanın eve geldiğinde başını okşaması…
Bir öğretmenin sınıfta kurduğu tek bir cümle…
Bir arkadaşın paylaştığı küçücük bir sır…
O an kimse bunun hayat boyu hatırlanacağını bilmez.
Ama beyin bazı anları seçer.
Ve onları yıllarca taşır.
Belki bu yüzden insan geçmişine döndüğünde yalnızca olayları değil, kendisini de
yeniden bulur.
Çocukluğumuzdaki bir fotoğrafa baktığımızda aslında yalnızca eski hâlimizi görmeyiz.
O çocuğun neyi sevdiğini, neden korktuğunu, neye inandığını da hatırlarız.
Ve bazen şaşırırız.
“Ben gerçekten böyle miydim?”
Evet.
Ama artık aynı insan değiliz.
Çünkü hafızamız yalnızca geçmişimizi saklamıyor.
Bizi de değiştiriyor.
Geçmişte yaşadığımız bir olayın anlamı yıllar içinde değişebilir.
Çocukken büyük bir haksızlık gibi gördüğümüz bir şeyi yetişkin olduğumuzda
anlayabiliriz.
Bir zamanlar nefret ettiğimiz bir vedanın aslında bizi koruduğunu fark edebiliriz.
Eskiden kayıp sandığımız bir şeyin, yıllar sonra hayatımızı başka bir yöne taşıyan bir
başlangıç olduğunu görebiliriz.
Olay değişmemiştir.
Değişen, ona bakan gözlerimizdir.
Belki insanın olgunlaşması biraz da budur:
Geçmişi değiştiremeyeceğini, fakat geçmişine yüklediği anlamı değiştirebileceğini
anlamak.
Çünkü bazı insanlar yıllarca eski yaralarının içinde yaşar.
Her hatırlayışta aynı acıyı yeniden üretirler.
Bazıları ise aynı geçmişe bakıp şöyle der:
“Evet, bu oldu. Canımı yaktı. Ama artık beni tanımlamıyor.”
İşte belki iyileşmek tam olarak budur.
Derya YAĞMUR