Bir zamanlar insan, komşusunun kapısını çalmadan önce elinde bir tabak yemek götürürdü. Sokakta ağlayan bir çocuk görülse, kimin çocuğu olduğuna bakılmazdı. Yaşlı bir insan karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsa, onu tanıyıp tanımadığımız sorulmazdı. Bir canlı susamışsa su verilirdi.
Şimdi ise çoğu zaman önce soruyoruz:
“Beni ilgilendiriyor mu?”
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu, cebimizdeki değil, kalbimizdeki eksikliktir.
Her gün yüzlerce insanın hayatına dair görüntüler geçiyor gözümüzün önünden. Birileri ağlıyor, birileri yardım istiyor, birileri haksızlığa uğradığını anlatıyor. Biz birkaç saniye bakıyor, üzülüyor, öfkeleniyor ve parmağımızı ekranda kaydırarak bir sonraki habere geçiyoruz.
Sanki acılar da artık tükettiğimiz içeriklerden biri.
Bir insanın hayatı birkaç dakikalık gündem oluyor, sonra unutuluyor.
Oysa acı, ekrandan kaybolduğu anda bitmiyor.
Çocuğunu kaybeden annenin evindeki sessizlik devam ediyor. Borçları yüzünden geceleri uyuyamayan insanın sabahı yine aynı kaygıyla başlıyor. Sokakta terk edilen hayvan, ertesi gün de aynı soğukta yaşamaya çalışıyor.
Biz unutuyoruz diye onların hayatı normale dönmüyor.
Belki de merhamet tam olarak burada başlıyor: Unutmayı reddetmekte.
Fakat merhamet, yalnızca acıyan bir kalp değildir.
Merhamet bazen bir yanlışın karşısında susmamaktır. Bazen hakkı yenilen birinin yanında durmaktır. Bazen kimsenin alkışlamadığı bir iyiliği yapıp yoluna devam etmektir.
Ve bazen de karşımızdaki insanı affetmek değil, onu anlamaya çalışmaktır.
Çünkü herkesin yüzünde görünmeyen bir hikâye vardır.
Kiminin gözlerindeki öfkenin altında yıllardır biriktirdiği kırgınlık, kiminin sessizliğinin altında kimseye anlatamadığı bir yorgunluk vardır.
Bu, yapılan her yanlışı haklı çıkarmaz.
Ama bize şunu hatırlatır:
İnsanları yalnızca en kötü anlarıyla tanımlamamak gerekir.
Bugün toplum olarak birbirimize karşı çok hızlı öfkeleniyoruz. Bir cümle yetiyor birbirimizi silmeye. Bir hata yetiyor yıllarca sürecek bir hüküm vermeye. Bir farklılık yetiyor karşımızdakini kendimizden uzaklaştırmaya.
Oysa insan olmak, aynı düşünmek değildir.
Aynı hayatı yaşamak da değildir.
İnsan olmak; birbirimizin farklılıklarına rağmen birbirimizin acısını görebilmektir.
Belki bugün dünyayı değiştiremeyiz.
Ama bir insanın dünyasında küçük bir iyilik bırakabiliriz.
Bir annenin yükünü birkaç dakikalığına hafifletebiliriz. Bir çocuğun korkusunu bir sarılmayla azaltabiliriz. Bir sokak hayvanının önüne bir kap su koyabiliriz. Kimsenin fark etmediği bir insanın hâlini sorabiliriz.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Ama insanlık zaten büyük değişimlerden önce hep böyle küçük iyiliklerle ayakta kalmıştır.
Çünkü merhamet gürültülü değildir.
Manşet olmaz.
Alkış beklemez.
Çoğu zaman kimse görmez.
Ama bir insanın kalbinde uzun yıllar yaşayabilir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Dünyada bu kadar kötülük varken biz hangi tarafta olduğumuzu neyle göstereceğiz?
Sözlerimizle mi?
Öfkemizle mi?
Yoksa kimsenin görmediği bir anda yaptığımız iyiliklerle mi?
Çünkü günün sonunda insanı insan yapan, ne kadar konuştuğu değil; başkasının canı yanarken kalbinin ne yaptığıdır.
Derya YAĞMUR