Giriş: Kimlik Sorgusu ve Ölümlülüğün Dili
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusu, sadece bir meydan okuma değil, insanın
ontolojik çaresizliğini ve aynı zamanda kibirli duruşunu özetleyen evrensel bir çığlıktır. Oysa bu sorunun cevabı, ne bir unvanda ne de bir statüde gizlidir. Cevap, varoluşun en kesin ama en az kabul edilen gerçeğinde yatar: Bizler, ne zaman, nerede, ne şekilde toprak olacağını bilmeyen, bu bilinmezlikle cahilleşmiş birer ölümlüyüz.
İnsanın en büyük trajedisi, bu mutlak fâniliğin farkında bile değilken, geçici bir boş kibir sis
bulutuyla körleşmesidir. Oysa gerçek kimlik arayışı, bu sisin dağılmasıyla başlar.
Kibrin Perdesi: Makamların ve Mevkilerin Yok Hükmü
Modern dünya, insanı “biri” yapmanın ölçütünü dışsal başarılara endekslemiştir: Makam, koltuk, çok para, çok mevki. Bu yanılsama, bireyi kendi içsel zenginliğinden uzaklaştırır. Bu birikimler ne kadar görkemli olursa olsun, makalenizin de vurguladığı gibi, hiçbiri sizi biri
yapmaz.
Dışsal başarılar, yalnızca toplumsal bir roldür; ölümün eşiğinde üzerimizden sıyrılıp atılacak kıyafetler gibidir. Gerçek kimlik, bu rollerin arkasında duran özün niteliğiyle ilgilenir. Bu bağlamda, “Tüy hızla yükselir ama hafifliğinden” sözü, bir uyarı niteliğindedir: Ağırlığı
olmayan, derinliği olmayan şeyler kolayca yükselebilir, ancak bu yükseliş, değersizliğin bir göstergesidir. Kalıcı ve anlamlı olan, ağırlığı ve derinliği olandır.
Varoluşun Temel Görevi: “Biri Olmak” Yükümlülüğü
Ölümlülük, bir felaket değil, bir eylem çağrısıdır. Mademki faniyiz ve zamanımız kısıtlı, o halde var olduğumuz sürece kendimiz için veya birilerine karşı biri olmak lazım. Bu, iki anlamda bir sorumluluk taşır:
- Kendine Karşı Biri Olmak: Kendi vicdanına karşı dürüst, kendi değerlerine karşı sadık ve
kendi potansiyelini gerçekleştirmeye çalışan bir birey olmak. - Başkalarına Karşı Biri Olmak: Topluma, çevresine ve insanlığa değer katan, empati
gösteren ve bir anlam yaratan varlık olmak.
Gerçek “benlik”, ancak bu etkileşim ve sorumluluk zemininde inşa edilir. Varoluşun anlamı,
elde edilenlerde değil, verilenlerde ve yapılanlardadır. - Muazzam Adalet: Kaliteyi Kendin Belirlemek
Makalenin en güçlü ve en ilham verici noktası, insanın kalitesini kendinin belirlemesi fikridir.
Bu, gerçekten de ne muazzam bir adalettir.
Hayatın koşulları, yetenekleri veya başlangıç noktaları eşitsiz olabilir. Ancak nihai kalitemiz,
bu dışsal etkenlerin ötesinde, tamamen bireysel bir tercihtir. Kalite, ne kadar kazandığınızla
değil, nasıl yaşadığınızla ilgilidir:
- Erdem seçimi.
- Vicdanın sesi.
- Karakterin sağlamlığı.
Kişi, kibrin sisini dağıtıp, ölümlülüğün çıplak gerçeğini kabul ettiğinde, kendini inşa etme gücünü eline alır. Bu bilinçle yaşayan insan, makamların geçici ışığına ihtiyaç duymaz; kendi içsel ışığı, ona sonsuz ve kalıcı bir değer katar.
Sonuç: Gölgesiz İnsanın Mirası
Ölümlülük, bir ceza değil, hayatın ciddiyetini anlamamız için bir hediyedir. Boş kibir, bu hediyeyi görmemizi engelleyen bir gölgedir. Gölgesiz bir kimlik, dışsal başarıları bir amaç değil, bir araç olarak gören, kendi değerini içsel kalitesi ile tanımlayan insana aittir.Hayatın en büyük adaleti budur: Bizi değerli kılan, sahip olduklarımız değil; ne olduğumuz ve nasıl davrandığımızdır.
Yazar: Selin Kantoğlu
