Her sabahın ayrı bir rengi var. Bu sabahın rengi, dış dünyanın zihinsel gürültüsünden arınmış, berrak bir bilinç hâlinin rengi olsun. Bana tahsis edilmiş bir hayat var. Sınırlı, geri dönüşsüz bir zaman dilimi… İyisiyle kötüsüyle mesuliyeti bana ait olan bir varoluş.
Öyleyse neden bana ait olmayan yükleri içselleştiriyorum?
Neden başkalarının duygusal kaosunu zihinsel alanıma taşıyıp kendi öz sorumluluklarımdan uzaklaşıyorum? Stoacı öğreti der ki:
“İnsanı sarsan şey olaylar değil, onlara yüklediği anlamlardır.”
— Epiktetos Dış dünya sürekli bir uyarıcı bombardımanı hâlinde. Algımızı, dikkatimizi, duygularımızı talep ediyor. Fakat her uyarana tepki vermek zorunda mıyım? Her düşünce zihnimde kalıcı bir yer edinmeli mi? “Ruhun rengi, düşüncelerinin rengine boyanır.” — Marcus Aurelius Belki de tükenmişlik sandığım şey, hayatın ağırlığı değil; zihinsel sınırlarımın ihlal edilmesi. Belki de ihtiyacım olan şey kaçmak değil, psikolojik seçicilik ve içsel disiplin. Bugün kendime şunu hatırlatıyorum: Benim bir istikametim var. Benim değerlerim var. Benim iç huzurum, dış dünyanın geçici karmaşasından daha kıymetli. Stoacılar buna kontrol dikotomisi der: Kontrol edebildiklerine yönel,edemediklerini zihinsel serbestliğe bırak.
Şimdi dur ve kendine sor:
Gerçekten taşıman gereken sorumluluklar neler? Hangileri sadece empati kılığında içeri sızmış yabancı yükler? Ey gelecek ben…Bugün dikkatini bilinçli yönettin mi? Zihinsel enerjini koruyabildin mi?Yoksa yine başkalarının gürültüsü, senin iç sessizliğini bastırdı mı?
Unutma:
Hayat sonlu.
Dikkat kıymetli.
Zihin ise emanet.
Fatma POLAT