İnsan bazen bir cümlenin içinde kaybolur. Öyle uzun, öyle derin bir cümle olur ki bu; sonuna geldiğinde kendini bulacağını sanırsın ama aslında sadece daha çok parçaya ayrılmışsındır. Hayat da biraz böyle değil mi zaten? Başladığımız yerle vardığımız yer arasında hep eksilen, hep çoğalan bir şeyler var. Ve biz, her şeye rağmen, hâlâ aynı kişi olduğumuza inanmak istiyoruz.
Bir sabah uyanıyorsun mesela. Perdeden sızan ışık, dünle hiçbir bağı yokmuş gibi düşüyor yüzüne. Oysa içinde bir yer, hâlâ dünün ağırlığını taşıyor. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış cümleler, belki de hiç kurulamayacak hayaller… Hepsi orada, sessizce duruyor. İnsan en çok da kendi içinde gürültü yapıyor çünkü.
Dışarıdan bakıldığında her şey normal. İnsanlar işe gidiyor, kahveler içiliyor, sohbetler ediliyor. Gülüşler var, hatta bazen kahkahalar… Ama kimse kimsenin içinden geçmiyor. Herkes kendi yarasını, başkasının görmeyeceği bir yerden kanatıyor. Belki de bu yüzden en çok “iyiyim” diyenlere dikkat etmek gerekiyor. Çünkü insan en çok iyi olduğunu söylerken yorulur.
Zaman geçiyor diyoruz ya, aslında geçen biziz. Zaman yerinde duruyor belki de; değişen, eksilen, dönüşen biziz. Aynı sokaktan geçerken başka şeyler hissediyoruz artık. Aynı şarkıyı dinlerken başka bir yerimiz sızlıyor. Çünkü biz, yaşadıkça biriktirmiyoruz sadece aynı zamanda kaybediyoruz da.
Birini unutmak mesela… İnsan gerçekten unutur mu? Yoksa sadece hatırlamamayı mı öğrenir? Bir kokuda, bir seste, hiç beklenmedik bir anda geri geliyorsa bir şeyler, bu unutmak mıdır? Belki de unutmak diye bir şey yoktur. Sadece kabullenmek vardır. Ve kabullenmek, çoğu zaman unutamamanın en sessiz hâlidir.

İnsan en çok kendine yabancılaşır. Aynaya bakarsın ve gördüğün kişi sana ait gibi gelmez. “Ben ne zaman böyle oldum?” diye sorarsın. Cevabı yoktur bunun. Çünkü değişim, gürültüyle değil, sessizlikle gelir. Fark etmeden olur. Bir gün uyanırsın ve artık eski sen değilsindir.
Ama belki de mesele eskiye dönmek değildir. Belki de mesele, yeni olanı sevebilmektir. Kırılmış hâlini, yorulmuş tarafını, eksik yanlarını… Çünkü insan, en çok kendini kabul edebildiğinde tamamlanır. Kusurlarıyla barışmadan kimse huzura ulaşamaz.
Ve sonra bir gün, her şeyin bu kadar ağır gelmediğini fark edersin. Aynı yükler, aynı hatıralar, aynı insanlar… ama sen değişmişsindir. Daha az kırılır, daha az beklersin. Çünkü anlarsın ki, hayat kimseye borçlu değil. Ne sana, ne bana. O sadece akıyor.
Belki de bu yüzden, en büyük mesele yaşamayı öğrenmek değil; olanı olduğu gibi karşılayabilmek. Çünkü hayat, bizim istediğimiz gibi değil, olduğu gibi güzel.
Ve insan…
İnsan en çok bunu anladığında hafifler.
Derya YAĞMUR