İnsan önce annesinin suskunluğundan düşer.
Ama bu düşüş bir anda gerçekleşmez; hayatın içine, büyümenin aceleciliğine, çocuklukla yetişkinlik arasındaki dar koridorlara gizlenerek yavaşça başlar. Anneler konuşurken, kızarken, uyarırken bile seslerinde bir sıcaklık, bir sahipleniş, bir “ben buradayım” güvencesi vardır. Bazen o ilgi fazladır; nefesini keser, seni olduğundan daha çabuk büyümeye zorlar. Bir özgürlük arayışıdır belki bu, belki kendini kanıtlama hâli. İçindeki sabırsız çocuk, “Anne bırak artık, yeter,” demek ister.


Ve olur ya, bu telaşın içinde fark etmeden kırarsın onu. Kırdığın anda bile fark etmezsin çoğu zaman; anne kalbi kırıldığında fazla ses çıkarmaz çünkü. Kendi kendine sessizce sızlar, ama sen o sessizliğin gerçek yükünü çok sonra anlarsın.


Çünkü annelerin kırgınlığı sesle değil, sessizlikle başlar. O sessizlik, önce masasının kenarına koyduğu çay bardağında birikir. Sonra konuşurken cümlelerinin önüne geçer. Bir zamanlar seni bunaltan o ilgi, yavaşça geri çekilir; seni sıkı sıkı tutan o el, artık temkinle yaklaşır.

Sorular azalır.

“Bugün nasılsın?” sorusunun yerini “İyisin değil mi?” alır—mesafe içeren, emin olamayan bir sorudur bu. Eskiden seni izleyen bakışlarının yerine daha yumuşak, daha mesafeli, hatta bazen çekingen bir ifade oturur. Çünkü artık seni kırmaktan değil, bir kez daha kırılmaktan korkar.


Ve en çok da bunu fark ettiğin an acıtır insanı. Bazen annelik sevgisi o kadar güçlüdür ki, geri çekilişi bile insana yük olur. Bir zamanlar “çok fazla” gelen şeyin yokluğu, ağır ağır bir boşluğa dönüşür. Seni hayata bağlayan o yüksek ses, şimdi alçak bir fısıltıya bile dönüşmeden, tamamen kaybolur.

Artık seni ilgiden boğan anne yoktur. Yerine seni incitmemek için geri duran, temkinli bir anne gelir. Ve insan, kendisine kızıldığında değil; kendisine artık temas edilmediğinde eksilir.

Sonra bir sabah fark edersin:
Eskiden “beni rahat bırak” dediğin o ilgi, meğer sana dünyanın en saf, en koşulsuz sevgisini veriyormuş. Bir anne, sesini kısmaya başladığında aslında içindeki kırgınlığı saklamaya çalışır. Sen ise o sessizliğin içindeki ince sızıyı ancak büyüdüğünde duyarsın.

Çocukken seni bunaltan o soruların, bugün yokluğunda nasıl bir boşluk bıraktığını fark edersin. O boşluk bazen bir odanın duvarında, bazen bir anının kıyısında, bazen bir sofranın tam ortasında çıkar karşına. Çünkü anne ilgisi çekildiğinde ortaya bir sessizlik değil, insanın kendiyle yüzleştiği dev bir boşluk kalır.

O zaman anlarsın:
Sevilmek her zaman güzel bir dokunuşla değildir; bazen sesin yükselmesi bile sevgidir.

Annelerin bağırışı bile insanı hayata bağlar, çünkü hâlâ seninle uğraştıklarını gösterir.
Ama susmalarında bir şey vardır… insanın içini çatlatan, yavaş yavaş eksilten bir şey. Büyüdüğünü sansan da, içindeki çocuk annenin suskunluğunda dengesini kaybeder.
Ve insan şunu çok geç anlar: Anne sevgisi fazla olduğunda boğmaz aslında; insan o sevgiyi anlayacak yaşta değildir sadece.

Sonunda fark edersin ki büyümek, annene bakıp onun suskunluğunun ardındaki kırgınlığı görebilmektir.

Çünkü insan, annesi sustuğunda değil; onun artık seni anlatmaktan vazgeçtiğinde düşer.

Acıyan yeri öpüp iyi etsin diye yanındaysa annesi, işte o zaman şanslıdır.

Zeynep Doğan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir