Tarih bazen zaferlerle, bazen de cinayetlerle başlar. Roma, ikinci türden bir başlangıca sahiptir. Bugün Roma’nın kuruluş tarihi olarak MÖ 21 Nisan 753 kabul edilir. Bu tarih, Marcus Terentius Varro tarafından MÖ 1. yüzyılda hesaplanmış ve neredeyse tartışılmaz bir gerçeklik gibi sunulmuştur. Varro’nun bu yöntemi, Roma krallarının saltanat sürelerini geriye doğru hesaplamaya dayanır. Ancak bu kronoloji, çağdaş kayıtlara değil; büyük ölçüde efsanelere ve sözlü geleneğe yaslanır. Ama unutmayalım: bu tarih, bir efsanenin üzerine inşa edilmiş bir “resmî anlatıdır”. Yani daha başlangıçta şunu kabul etmek gerekir: Roma’nın tarihi, bir ölçüde Roma’nın kendisi tarafından yazılmıştır.
Alba Longa: Bir Soyu Yok Etme Planı
Her şey Alba Longa’da başlar. Hikâyenin kökü, Roma’dan önceki Latin krallığı olan Alba Longa’ya uzanır. Bu anlatı, en detaylı haliyle Titus Livius tarafından MÖ 27 – MS 17 yılları arasında kaleme alınan Ab Urbe Condita’da aktarılır. Livy’ye göre kral Amulius, kardeşi Numitor’u tahttan indirir. Ama mesele yalnızca iktidar değildir. Soy tehlikeye girerse gelecekteki iktidar da tehlikeye düşer. Bu yüzden Numitor’un kızı Rhea Silvia’yı bir Vestal bakiresi yapar. Çünkü evlenmeleri ve çocuk sahibi olmaları yasaktır . Bu, yalnızca dini bir görev değil; aynı zamanda siyasi bir önlemdir. Ama efsane burada devreye girer. Rhea Silvia, savaş tanrısı Mars tarafından hamile bırakılır. Bu detay, böylece Roma’ya, doğrudan savaşın ve ilahi bir gücün çocuğu olarak sahneye çıkarmış olup, Roma’nın kökenine bilinçli bir şekilde ilahi ve askeri bir kimlik kazandırır.
Tiber Nehri ve Kaderin Sepeti
Doğan çocuklar, ikizler: Romulus ve Remus.Amulius’un emri nettir: öldürülecekler. Ancak uygulanan yöntem dikkat çekicidir. Bebekler doğrudan öldürülmez; bir sepete konularak Tiber Nehri’ne bırakılır. Antik dünyada bu yöntem, hem kaderi hem de tanrıları sürece dahil eden bir “yarı-merhametli infaz” biçimidir. Bu anlatı, yalnızca Livy’de değil; aynı zamanda Plutarkhos’un (MS 46–120) Parallel Lives adlı eserinde de yer alır. Ancak Plutarkhos, farklı versiyonlara da değinerek hikâyenin kesinliğini sorgular. Ancak İkizler bir sepete konur ve Tiber Nehri’ne bırakılır. Nehir onları sürükler, ama batmaz. Kader onları kurtarır. Bir dişi kurt tarafından emzirilen çocuklar, daha sonra çoban Faustulus ve eşi tarafından büyütülür. Bu üç katman—ilahi, vahşi, halk—Roma’nın karakterini simgeler: doğası sert, ama kökeni hem halktan hem de tanrısaldır. İkizlerin bir dişi kurt tarafından emzirilmesi, Roma mitolojisinin en güçlü imgelerinden biridir. Ancak bu anlatı, modern tarihçiler tarafından sembolik olarak da yorumlanır. Latince “lupa” kelimesi hem “dişi kurt” hem de “alt sınıftan kadın” anlamına gelir. Bu da bazı araştırmacılara göre hikâyenin, aslında toplumsal kökeni aşağı sınıflara dayanan bir kuruluşu mitolojik bir dile dönüştürdüğünü gösterir. Bu detay, Roma’nın kendisini yalnızca aristokrat değil, halk kökenli bir güç olarak da tanımladığını gösterir. Gençlik dönemlerinde Romulus ve Remus’un kimlikleri ortaya çıkar. Bu anlatı hem Livy’de hem de Plutarkhos’ta yer alır. Genç Romulus ve Remus, kimliklerini öğrendiklerinde Alba Longa’ya dönerler. Amulius öldürülür, dedeleri Numitor yeniden tahta çıkar. Bu bölüm, yalnızca intikam değil, Roma’nın kendini nasıl meşrulaştırdığını gösterir: bir gasp değil, adaletin yeniden tesisi.
Şehir Nerede Kurulacak?
İkizler bir şehir kurmak ister. Romulus Palatin Tepesi’ni, Remus ise Aventin Tepesi’ni seçer. Karar, tanrılara bırakılır: kuşların uçuşunu yorumlayacak olan augurium uygulanır. Bu uygulama, Roma dininin siyasetle nasıl iç içe geçtiğinin erken bir örneğidir. Ancak antik kaynaklar burada bile uzlaşamaz: Kim daha fazla kuş gördü? Kim haklıydı? Cevap değişir. Ama sonuç değişmez. Roma’nın Doğduğu An: Bir Sınır ve Bir Ölüm Romulus, şehrin sınırlarını çizer. Bu sınır, yalnızca fiziksel değil; kutsal bir çizgidir. Remus bu çizgiyi küçümser ve üzerinden atlar. Ve öldürülür. Kimin haklı olduğu hâlâ tartışılır. Ama sonuç bellidir: güç kazananındır. Bu sahne, yalnızca dramatik bir son değil; Roma’nın hukuk ve düzen anlayışının mitolojik temelidir. Sınır ihlali, Roma’da en ağır suçlardan biri olarak kabul edilecektir.
Arkeoloji Ne Söyler? Mit mi, Tarih mi?
Bu hikâye Livy ve Plutarkhos tarafından aktarılmıştır. Ancak Livy’nin anlatısı, Roma’nın kuruluşundan yaklaşık 750 yıl sonra yazılmıştır. Dolayısıyla anlatı ideolojik bir derlemedir. Yapılan kazılarda, özellikle Palatin Tepesi çevresinde MÖ 10. yüzyıla kadar giden yerleşim izleri ve MÖ 8. yüzyıl ortalarına (yaklaşık 750–730) tarihlenen kulübe kalıntıları ortaya koymuştur. Bu bulgular, Varro’nun verdiği MÖ 753 tarihinin tamamen keyfi olmadığını gösterir. Ancak bu, tek bir kurucu ya da tek bir olay anlamına gelmez. Modern tarihçi Tim Cornell’e göre Roma, Latin, Sabin ve Etrüsk topluluklarının kademeli birleşmesiyle oluşmuştur. Yani tarihsel Roma, bir kişinin değil; bir sürecin ürünüdür.
Sonuç: Gerçekten Ne Oldu?
Bugün elimizde iki farklı anlatı var:Biri: MÖ 753’te Romulus’un kardeşini öldürerek kurduğu RomaDiğeri: Yüzyıllar süren yerleşim ve birleşme süreciİlginç olan şu: Roma, bu iki anlatıyı çelişki olarak görmedi. Aksine, ikisini birlikte sahiplendi. Çünkü Roma’nın gücü, yalnızca ordularından değil;kendi hikâyesine inanma biçiminden geliyordu. Ve belki de bu yüzden, Roma’yı anlamak için sadece ne olduğunu değil, ne olmak istediğini de okumak gerekir. Çünkü bu hikâye Roma’nın kimliğini özetler:İlahi köken (Mars), Zorlukla kazanılmış hayat (nehir ve kurt), Halktan gelen güç (çobanlar), Ve mutlak otorite (kardeş katli),Bu dört unsur, Roma’yı yalnızca güçlü değil, meşru ve korkutucu kılar.Bugün Roma’ya baktığımızda iki gerçek görürüz:Biri, MÖ 753’te kurulan efsanevi şehir, diğeri, yüzyıllar içinde şekillenen tarihsel süreç. Ama asıl güç, iki gerçek arasında kurulmuş hikâyeye inanma biçimindedir. Roma’yı Roma yapan, tarih değil, tarihini yazma cesaretidir.
Recep IŞIKTAŞ