Et, Kemik ve Sonsuzluk. Arasındaki O Sızı

​Bize hep bir şeyler olduğu söylendi. Kimi zaman “gelişmiş bir primat” dediler, biyolojik bir makinenin kusursuz işleyişine hapsettiler bizleri. Kimi zaman “metafizik bir töz” dediler, ayağımızı yerden kesip bizi sadece ruhun soyut koridorlarına bıraktılar. Oysa insan, ne sadece yerin çekimine mahkûm bir fizyolojik beden, ne de gökyüzünde süzülen sahipsiz bir gölgedir. İnsan, bu ikisinin çarpıştığı o muazzam ,ağrılı ve sancılı kesişim kümesidir.

​İnsanın aslı, özü, aslında bir “eksiklik” duygusudur. Bir ceylan doğar ve dakikalar içinde “ceylan” olur, hayatta kalmayı, koşmayı, korkmayı bilir. Ama insan, eksik doğar. Bir ömür boyu kendini tamamlamaya, o boşluğu bir mana ile doldurmaya çabalar. İşte bu bitmek bilmeyen “kendini inşa etme” telaşı, bizim asıl özümüzdür. Bizler, kendi heykelini yontmaya çalışan heykeltıraşlarız ama tuhaf olan şu ki, yonttuğumuz mermer de yine kendimiziz.

​Bu dünyada her varlık olduğu şeydir, sadece insan, olmadığı şey olabilir. Bir zalimden bir bilgeye, bir korkaktan bir kahramana dönüşebilir. Özümüz, genlerimize yazılmış bir kader değil ,her sabah yeniden seçtiğimiz bir güçtür iradedir. Bizi biyolojik bir makineden ayıran temel etmen, karnımız doyduğunda bile ruhumuzun aç kalabilmesidir. Bir tablo karşısında neden ağladığımızı, bir melodinin bizi neden çocukluğumuza fırlattığını hangi laboratuvar verisi açıklayabilir ki ?

​İnsan, ölümün farkında olup da şarkı söylemeye devam eden tek varlıktır. Sonlu olduğunu bile bile sonsuz hayaller kuran, öleceğini bile bile ölümsüzce yaşayan, fidan diken o tuhaf ama şaheser ,büyüleyici inattır insanın özü. Bizler sadece “yaşayan” varlıklar değiliz, bizler, yaşadığına şahitlik eden, hayatına bir “neden, Bir gaye” arayan yolcularız.

​Son tahlilde insan, et ve kemikten süzülen ama o kalıba sığmayan bir “mana sızıntısı”dır. Belki de “töz”  yani özümüz dediğimiz şey, bir cevap değil, bir sorudur.

“Ben, benden daha büyük neye hizmet ediyorum?” Bu soruyu sormayı bıraktığımızda beşere dönüşür manadan soyutlanır. Bu sorunun peşine düştüğümüzde ise “insan” alemine dahil oluruz,eşrefi mahlukat mertebesine erişiriz.

​…İnsan, sadece yerin çekimine mahkûm bir beden değil, gökyüzüne sevdalı bir ruhun bu dünyadaki gurbetidir. Nitekim Yaratıcı, bu muazzam terkibi anlatırken şöyle buyurur:

“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr Suresi, 29. Ayet)

​İşte bizim özümüz bu iki uç nokta arasındaki gerilimde saklıdır.Bir yanımız toprağa, balçığa, biyolojik hayatta kalma güdülerine bağlı,diğer yanımız ise ilahi bir nefesle sonsuzluğa, adalete, merhamete ve aşka açılan bir kapı. Biz, balçığın ağırlığı ile ruhun hafifliği arasında sallanan bir sarkaç gibiyiz şu dünyada!

​Eğer sadece biyolojik bir makine olsaydık, haksızlık karşısında içimiz yanmazdı. Eğer sadece “beşer” olsaydık, hiç görmediğimiz bir yetimin gülüşü için dünyaları feda etmezdik. Bizi biz yapan o ilahi nefes, bizi etten ve kemikten ibaret birer gölge olmaktan çıkarıp, alemlere şahitlik eden birer ” yüce insan” kılıyor.

“Dostlarım, nihayetinde hepimiz bir gün bu beden elbiselerini çıkarıp aslımıza döneceğiz. O büyük hesap günü geldiğinde bize kaç yaşında öldüğümüzü değil, kaç anı ‘insan’ olarak yaşadığımızı soracaklar. Çünkü hayat, sadece nefes alıp vermek değil, aldığın her nefesi bir anlamın içine sığdırabilme sanatıdır.

​Günün sonunda hepimiz şu sorunun cevabıyız; Sahi, sen bu alemde sadece bir yer kaplayan ‘beşer’ misin, yoksa o daracık bedene koca bir evreni sığdıran ‘insan’ mı?

            Vesselam!…

Daha Fazlası

Nisan Yüreklim

Dışlanırken Kendini Bul

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir