Kalabalıklar… Herkesin bir yere yetiştiği, kimsenin kimseye gerçekten dokunmadığı o hızlı akış. Omuz omuza yürürken bile birbirimize değmeden geçebildiğimiz bir dünya. Belki de bu yüzden, en çok böyle anlarda eksilir insan; fark edilmeden, sessizce.
Bir zamanlar kendimize ait düşüncelerimiz vardı. İçimizden geldiği gibi konuşur, içimizden geldiği gibi susardık. Şimdi ise çoğu cümlemiz başkalarına göre şekilleniyor. Beğenilmek için, kabul görmek için, dışlanmamak için… Kendimizden küçük parçalar veriyoruz. Ve her verdiğimiz parça, bizi biraz daha biz olmaktan uzaklaştırıyor.
Kalabalık, insanı görünür kılmak yerine çoğu zaman sıradanlaştırır. Herkesin aynı şeyleri düşündüğü, aynı şekilde yaşadığı bir düzende farklı olmak cesaret ister. Ama insan çoğu zaman o cesareti gösteremez. Çünkü ait olma ihtiyacı, kendin olma ihtiyacından daha baskın gelir.

Bir süre sonra alışırız bu eksilmeye. Eksik halimizi normal sanırız. Gülüşlerimiz bile yarım kalır; çünkü içimizde bir şeylerin yerinde olmadığını biliriz ama adını koyamayız. İşte o adı konulamayan boşluk, kaybettiğimiz kendimizdir.
Belki de mesele kalabalıkta olmak değil, kalabalığın bizi şekillendirmesine izin vermektir. Çünkü insan isterse en gürültülü yerde bile kendi sesini duyabilir. Yeter ki o sesi susturmayı bırakıp dinlemeyi seçsin.
Kendimizi bulmak, bazen yeniden başlamayı gerektirir. Kendi doğrularımıza dönmeyi, kendi duygularımızla yüzleşmeyi… Çünkü insan, kendine döndüğü kadar vardır. Ve kalabalık ne kadar büyük olursa olsun, insanın kendine olan mesafesi kadar yalnızdır aslında.
Derya YAĞMUR